“Gerçeklikte, Gemiler Terk Etmektedir Fareleri”

451 GÜNLÜĞÜ

“Gerçeklikte, Gemiler Terk Etmektedir Fareleri”

Ece Ayhan'ı ölümünün 24. yılında hatırlamak…

13 Temmuz 2002'de İzmir'de, bir huzurevinde hayatını kaybetti Ece Ayhan. Aradan 24 yıl geçti ve şiiri hâlâ "zor" sayılıyor; okunması güç, alışılmış anlam beklentisine direnen, ilk okumada teslim olmayan bir şiir. Kimi okur için bu zorluk, bir engel; kimi için ise, tam da değerinin kaynağı.

Ece Ayhan'ı diğer İkinci Yeni şairlerinden ayıran şey, yalnızca dilini bozması değildi. O, dili bir iktidar aracı olarak gören, tarihin resmî anlatısına hiçbir zaman güvenmeyen, dışlanmışların, unutulmuşların, “piç” ilan edilmişlerin sesini duyurmaya çalışan bir şairdi. Şiirini anlamak için önce onun neye karşı yazdığını anlamak gerekir belki de: Standart dile, standart tarihe, standart ahlaka karşıydı Ece Ayhan. Bugün, “gerçek” ile “anlatılan gerçek” arasındaki mesafenin bu kadar tartışıldığı, resmî söylemlerin sorgulandığı bir dönemde, onun şiirinin merkezi hiç eskimedi. Bu yazı, Ece Ayhan'ın kısa yaşam öyküsünden başlayarak düşünce dünyasına, dile ve şiire kattıklarına, dünyaya bakışına uzanan bir portre çıkarmayı deniyor.

Kısa Bir Öz Yaşam Öyküsü

Ece Ayhan Çağlar, 10 Eylül 1931'de, babasının mal müdürlüğü görevi nedeniyle bulunduğu Muğla'nın Datça ilçesinde, ailenin ikinci çocuğu olarak doğdu. Aile aslen Çanakkale'nin Eceabat ilçesine bağlı Yalova köyündendi: Şairin sonraki yıllarda hem şiirlerinde hem de günlüklerinde sık sık döneceği bir coğrafya. Babası Behzat Çağlar, 1933'te işinden istifa ederek aileyi Çanakkale'ye götürdü. Ece Ayhan, ilkokula burada, Eceabat İlkokulunda başladı, ikinci sınıfı Çanakkale İstiklal İlkokulunda okudu.

1940'ın sonlarında aile İstanbul'a taşındı. Dokuz yaşındaki Ece Ayhan; annesi, babası ve ablası İffet ile birlikte İstanbul'un yolunu tuttu. Bir yıl sonra, 1941'de anne ve babası boşandı. Bu, şairin hayatında derin bir kırılma noktası oldu. Annesi ve ablasıyla birlikte ciddi bir yoksulluk dönemi yaşadı, ablası fabrikada gece vardiyasında çalışarak aile bütçesine katkı sağlamak zorunda kaldı. Çocuk yaşta tanıştığı yoksulluk, sonradan şiirinde dışlanmışlığa, sınıfsal eşitsizliğe duyduğu ilginin köklerinden birine dönüştü.

Zeyrek Ortaokulunda müzik öğretmeni Demirhan Altuğ aracılığıyla müziğe ilgi duymaya başladı ki bu ilginin izlerini sonradan şiirlerinde kullandığı "atonal" ve "kakışma" gibi müzik kavramlarında görmek mümkün. Taksim Lisesinin (sonraki adıyla Beyoğlu Lisesi, İstanbul Atatürk Erkek Lisesi) ardından, 1953'te Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazandı, 1959'da mezun oldu. İlk şiiri 1954'te Türk Dili dergisinde yayımlanmıştı; mezuniyet yılı olan 1959'da ise ilk şiir kitabı Kınar Hanım'ın Denizleri okuyucuyla buluştu.

Mezuniyetin ardından kaymakamlık sınavını kazanarak sırasıyla Sivas'ın Gürün, Çorum'un Alaca ve Denizli'nin Çardak ilçelerinde kaymakamlık ve belediye başkanlığı görevlerinde bulundu. 1962'de Deniz Hafize Hanım'la evlendi, 1963'te oğlu Ege doğdu. 1966'da memuriyetten istifa ederek İstanbul'a yerleşti; Sinematek'te, Meydan Larousse ansiklopedisinde, Yeni Sinema dergisinde ve çeşitli yayınevlerinde editörlük ve redaktörlük yaptı. Bu yıllar, aynı zamanda en üretken olduğu dönemlerdendi: 1965'te Bakışsız Bir Kedi Kara, 1968'de Ortodoksluklar yayımlandı. Bu eserler, oluşturduğu özel dilinin temel yapı taşlarıydı.

1973'te Devlet ve Tabiat ile okurlarını “sokağın diliyle” buluşturdu; bu kitaptaki Yort Savul, Mor Külhani, Meçhul Öğrenci Anıtı gibi şiirler, devlet-birey ilişkisini ve dönemin toplumsal-politik çalkantılarını doğrudan işliyordu. Ama 1974'te hayatının en zorlu dönemi başladı: Beyninde tümör tespit edildi. Sağ kulağında işitme kaybına, sağ gözünde hasara yol açan bu tümör nedeniyle Başbakan Bülent Ecevit'in desteğiyle İsviçre'ye gitti; dünyaca ünlü nörocerrah Gazi Yaşargil tarafından ameliyat edildi, üç yıl süren bir tedavi gördü. Bu yıllarda tuttuğu günceler, sonradan Defterler adıyla yayımlandı; hastalığın ortasında bile “ne yapsalar ne etseler bizi Üsküdar'dan koparıp atamazlar” yazacak kadar direngen bir sesle.

1977'de Türkiye'ye döndü. Çanakkale, Bodrum-Gümüşlük ve İstanbul arasında yaşamını sürdürdü, yazmaya devam etti: 1981'de Zambaklı Padişah, 1982'de “tarihi düzünden okunduğu” Çok Eski Adıyladır ki kendi ifadesiyle “en yetkin ve en sıkı ama en karamsar” kitabıydı. Ama sağlık sorunları hayatının son çeyreğinde giderek ağırlaştı: Verem geçirdi, Heybeliada Sanatoryumunda tedavi gördü, felç oldu, yürüyemediği bir dönem yaşadı. Geçimini uzun yıllar telif ücretleriyle sağladı. Son yıllarını önce İstanbul'daki huzurevlerinde, sonra Çanakkale'de, en sonunda da İzmir Büyükşehir Belediyesi Gürçeşme Huzurevinde geçirdi. 13 Temmuz 2002'de burada hayatını kaybetti; cenaze töreni Kültürpark İzmir Sanat'ta düzenlendi, mezarı Eceabat'a bağlı Yalova Köyü’nde.

Sivil Şiir

Ece Ayhan'ın biyografisindeki en çarpıcı paradokslardan biri, bir dönem bizzat “devlet” kurumunun içinde, “kaymakam” sıfatıyla görev yapmış olmasıdır. Özdemir İnce'nin işaret ettiği gibi devlet hizmetinde kalsaydı belki de bir “emekli vali” olabilirdi; 1950'lerin sonu, 1960'ların başında devletle hiçbir sorunu yoktu; takım elbiseli, kolalı gömlekli bir memurdu. Ama bu içeriden bakış, sonradan geliştirdiği devlet eleştirisini daha da keskinleştirdi; mekanizmayı dışarıdan seyreden değil, içeriden tanıyan birinin keskinliğiydi bu.

1966'daki istifa, yalnızca bir kariyer değişikliği değildi; kaymakamlık makamının temsil ettiği düzenden bilinçli bir kopuştu. Belki de bu yüzden, kendi kuşağının “İkinci Yeni” adlandırmasını hiçbir zaman tam olarak benimsemedi. Bunun yerine “Sivil Şiir” denmesini yeğledi; devletin, kurumun, resmiyetin karşısına sivil olanı, çıplak ve korunmasız olanı koyan bir isimlendirmeydi. Çünkü kendi tabiriyle, “sivillik” kavramı Türkçede yalnızca “çırılçıplak” anlamına gelir; bu çıplaklık hem bir savunmasızlığı hem de bir dürüstlüğü işaret eder.

“Muhtasar” ve “Nezih” Tarihe Karşı

Ece Ayhan'ın poetikasının merkezinde tarih meselesi durur fakat resmi, “düzünden” anlatılan tarih değildir bu tarih. Kendisi tarihe bakışının sorulduğu bir söyleşide şöyle çarpıcı bir cevap verir: “Ancak tarihtir ki yeniden yeniden yazılabilir.” Bu cümle, onun için tarihin sabit, değişmez bir gerçeklik değil, sürekli yeniden kurulabilen bir “anlatı” olduğunu açık eder.

Bu “anlatı”nın kimin tarafından yazıldığı sorusu, Ece Ayhan'ın düşünce dünyasının can alıcı noktasıdır. İlhan Berk'e yazdığı bir mektupta, “tarihi sarışınların yazmış olması” sorusuna verdiği yanıt nettir: Tarihi hep “sarışınlar” -yani iktidarda, “yukarıda” bulunanlar- yazmıştır. Söylenmeyen hatta söyletilmeyen bir başat renk vardır ona göre: “İktidar sarısı.” Bütün Osmanlı tarihçileri ve vakanüvisleri bu anlamda “sarışın”dır. Kendi ifadesiyle, tarih yazılırken aslında “bir masal kurulmuştur.”

Bu masalın kurulma yöntemi de eleştirisinin bir başka boyutudur. Ece Ayhan, resmî tarihin olayları “muhtasar” (kısaltılmış) ve “nezih” (ayıklanmış, temizlenmiş) kıldığını söyler. Yani tarih yazılırken olayların asıl özünü oluşturan şeyler tam da bu “ayıklama” sürecinde kaybolur, bir nevi “oradan soru gelmez” denen alanlarda.

Bu eleştirisine çözüm yolları da sunar Ece Ayhan ve bir yöntem önerir: Tersten okuma. Bir günlüğünde anlattığı örnek çarpıcıdır. Kahvehanelerin tavanına tersten işlenmiş bilmeceleri çözmeye çalışan müşteriler, boyunları tutulana kadar yukarı bakar, oysa hiçbirinin aklına cebinde bir ayna taşımak gelmez; ayna, bilindiği gibi “ters”i düzeltir. Bu imge, onun tüm tarih yaklaşımının bir mecazi hâli gibidir. Dayatılmış, “düz” görünen anlatıyı doğrudan okumak yerine, onu tersinden çevirecek bir araç aramak gerekir. Zambaklı Padişah'taki “gerçeklikte, gemiler terk etmektedir fareleri” dizesi de aynı mantığın bir uygulanmasıdır. Yerleşik önermeyi (“batan gemiyi, önce fareler terk eder”) tersine çevirerek alışılmış nedensellik ilişkisini sarsar.

Ece Ayhan'ın tarih kurgusu, üç katmanlı bir yapıya da sahiptir. Küçük tarih; bireylerin, marjinallerin, “minör” kahramanların tarihidir. Çanakkaleli Melahat'ın hayatı üzerinden kurduğu “Fuhşun Özel Tarihi” gibi. Bu özel tarihler birleşerek orta tarihe, yani toplumsal bir bütüne dönüşür: Kendi ifadesiyle, “Çanakkaleli Melahat'ı anlatırken Cumhuriyet'i de anlatmış” olur. Bunların karşısında ise devletin ve resmî ideolojinin kurguladığı, “sarışın” ve “muhtasar” büyük tarih durur. Ece Ayhan, aşağıdan yukarıya, özelden genele giden bu yöntemle, büyük tarihin dışına çıkmayı dener.

Bu tarih eleştirisinin ürettiği en özgün kavramlardan biri de “piç”tir fakat bir hakaret olarak değil. Dışta bırakılanların -ötekilerin- sesini ararken kullandığı dilin de “piçleşmesi” kaçınılmazdır: Yok sayılan bir varlığın, baba erkine dayanan iktidar söylemindeki karşılığı budur. Ece Ayhan'ın kendi cümlesiyle, “insanoğlu babasızdır.” Bu, iktidarın ve aile hiyerarşisinin reddidir.

Kendi konumunu da bu çerçevede tanımlar: Bir “marjinal,” bir “uçbeyi.” Marjinalliği, toplumsal çemberin tam ucunda kalarak kişinin kendi icraatına kendince bir katkıda bulunması olarak görür. Toplumun genelini ise, soyut düşünme yeteneği gelişmemiş, statükoyu sorgulamayan bir “kara kamu” olarak adlandırır. Şiirinin göreli kapalılığının bir nedeni de tam olarak bu kesimi biraz zorlamak, anlaşılmak için çaba göstermelerini sağlamaktır.

Çocuklara ve zulme dair düşünceleri de bu tarih eleştirisiyle iç içe geçer: “Sarı devletler çocukların üzerine basarak yükselmişlerdir hep, yeryüzünde tarih boyunca,” der. Devlet ve Tabiat'taki “Meçhul Öğrenci Anıtı” ve “Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler” gibi metinler, bu adaletsizliğe karşı yükselen bir sesin, resmî tarihin unutmaya çalıştığı bedenlerin şiiridir. Sonuçta Ece Ayhan'ın düşünce dünyası, tek bir iddia etrafında toparlanabilir: Tarih de dil de ahlak da iktidarların inşa ettiği birer anlatıdır; şairin görevi bu anlatıyı tersinden okumak, dışarıda bırakılanın sesini geri getirmektir.

Şiire ve Dile Katkısı: Dilin İsyanı

Ece Ayhan'ın en kalıcı mirası, hiç kuşkusuz, Türkçenin sınırlarını zorlama biçimidir. Kendi ifadesiyle, İkinci Yeni şairleri olarak “genel dili değiştirdik, grameri, sentaksı değiştirdik,” derken bunu bir başarı iddiasından çok bir zorunluluk olarak sunar. “Başardık, başarmadık, o ayrı konu,” der çünkü asıl mesele deniyor olmaktır.

Bu dil bozumu birkaç somut stratejiyle işler. Sözdizimi kasıtlı olarak kırılır; cümledeki öğelerin beklenen sırası bozulur, anlam doğrudan değil, imgenin katmanları arasında dolaşarak kurulur. “Ah karpuzun içindeki kesmece delikanlım İstanbul” ya da “Giriyor bir kumru içeri camdan çatlak” gibi dizelerde, okur şaşkınlık yaşar ki belki de çok az kişi bunun bir anlam üretme biçimi olduğunu fark eder.

Ters çevirme tekniği de sık başvurduğu bir yöntemdir: İstanbul'un simgesel mekânı Kapalıçarşı, şiirinde “Çapalıkarşı”ya dönüşür ki yıllarca bunun “Kapalıçarşı”nın tersine çevrilmiş hâli sanıldığını, oysa kendi mantığı içinde bambaşka bir anlam taşıdığını anlatır. Yerleşik atasözlerini de tersine çevirir: “Dikeni seven gülüne katlanır” gibi bir söyleyiş, geleneksel bilgeliği kendi çelişkisiyle yüzleştirir.

Sözcük türetme de bu stratejinin önemli bir ayağıdır: “Ustangul”, “aparthanlar”, “yalyanak” gibi var olan kelimelerin parçalarından yeni çağrışım alanları üretir. Yazım kuralları da bu bozma stratejisinin parçasıdır: Özel isimler küçük harfle başlar (“azalmış galata’da”), buna karşılık cins isimler özel isim gibi büyütülür. Bu yalnızca tipografik bir tuhaflık değildir; aynı zamanda neyin “önemli,” neyin “sıradan” sayılacağına dair hiyerarşik yargının bir yönüyle sorgulanmasıdır.

Bu dilsel radikallik, imgenin kuruluş biçimiyle sıkı sıkıya bağlıdır. Ece Ayhan'a göre imge, dilin maddi varlığı üzerinde yürütülen yoğun bir çalışmadan doğar; imge dilden asla tam anlamıyla bağımsız kalamaz. Şiirini bir “kurgu” mantığıyla inşa eder ve bu kavramı doğrudan sinemadan, Eisenstein'ın montaj tekniğinden devşirir: İmgelerin yan yana gelişi, tek başına anlamsız sahnelerin bir araya gelerek yeni bir hakikat üretmesine benzer. Konur Ertop'la yaptığı bir söyleşide anlattığı “üçleme” örneği bu mantığın en açık özetidir: Önce bir yüz çekilir, sonra arkasından bir tabut, sonra bir tas sıcak çorba, sonra beşiğinde uyuyan bir bebek. Yüz bir daha çekilmediği, tabut da süslenmediği hâlde, bu üç görüntü art arda seyredilince aralarında bir anlam ilişkisi kurulur. Şiirdeki imge kurgusu da böyle işler.

Müzikten devşirdiği kavramlar da bu yapıyı tanımlamasına yardımcı olur: Kendi şiirini “atonal” ve “kakışmalı” (dissonant) olarak adlandırır, “sıkı şiir” ve “bakışımsızlık” (asimetri) gibi terimler kullanır. Bu, şiirin geleneksel armoni yerine parçalı, kesik, sıçramalı bir yapıya sahip olmasını sağlar; okunmasını zorlaştıran ama aynı zamanda tekdüze bir uyumdan koruyan bir seçimdir.

Bütün bunların ardında bilinçli bir hermetizm tercihi yatar. Ece Ayhan kendi şiirini, “kapalı şiir” olarak adlandırır ve bu kapalılığı, gerçeği göstermenin paradoksal yolu sayar. Edip Cansever'in dediği gibi bu şiirin kilit noktası dildir; okurun elindeki tek “sözlük” şairin diğer şiirleridir; bir şiirdeki kapalı bir imge, başka bir şiirde ya da bir söyleşide açılır. Kendi tabiriyle “logaritmalı şiir” tanımı da bunu özetler: Logaritma bir cetvel olmadan çözülemez, bu şiir de belli bir sabır, birikim ve karşılaştırmalı okuma ister. Ahmet Soysal'ın vurguladığı gibi Ece Ayhan'ın Türkçe üzerinde yaptığı bu çalışma, Rimbaud'nun Fransızca üzerinde yaptığından çok daha köklüdür.

İktidar, Argo, Dışlanmışlık

Ece Ayhan'a göre; tarihine, değer yargılarına, ahlakçılığına karşı çıkılmayan bir düzenin diline muhalif olmanın hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden “terbiyelilerle aynı safta” olmadığı için argoyu bol bol kullanır, ayaktakımının dilini şiire sokar. Kendi ifadesiyle “Ecece” denebilecek bir sözlük kurar. Bu yalnızca üslup tercihi değildir; şiirlerinde zaman zaman Rumca ve Ermenice küfürlere bile yer verir, gerçekliği en “çıplak” hâliyle kurcalamak için. “Şiirimiz karadır abiler” dizesiyle açılan Mor Külhani, bu kara gerçekliğin ve sokak kültürünün neredeyse bir manifestosudur.

Cinsellik, özellikle de eşcinsellik, Ece Ayhan'ın şiirinde iktidarı deşifre etmenin bir yolu olarak işlev görür. Onu diğer şairlerden ayıran şey, iktidara doğrudan bedenin açısından bakmasıdır; bedenin karşısına iktidarı koyar, ikisi arasındaki çelişkiyi işler. Bakışsız Bir Kedi Kara, bir erkek fahişenin yetişmesinin ve cinsel kimliğini açığa vuruşunun üstü örtülü bir öyküsü olarak okunabilir; Devlet ve Tabiat'taki “Şiirimiz erkek emzirir abiler” gibi dizeler de bu arayışın izlerini taşır. Fuhuş teması da benzer bir mantıkla işler: Ece Ayhan'a göre fahişe, ekonomi ile cinselliği aynı bedende birleştiren, gerçekliğin temelini en çıplak hâliyle gören bir figürdür. Çanakkaleli Melahat karakteri üzerinden kurduğu özdeşleşme de bu yüzdendir.

Bu ağır temaların yanında, Ece Ayhan'ın keskin bir mizah ve ironi damarı da vardır. Tanıdığı sanatçıları ünlü müzisyenlerle eşleştirdiği bir latifede, Cemal Süreya'yı Yves Montand'a, İlhan Berk'i Madonna'ya benzetirken kendisi için Rus sarayının “şeytani papazı” Rasputin'i uygun görür. Bu kendi karanlık, tekinsiz imajıyla dalga geçen bir kendini konumlandırma. Çok Eski Adıyladır'daki “Cankurtaran” şiirinde de benzer bir ironi işler: İdam infazlarının yapıldığı Ayasofya Meydanı’nı “Cankurtaran” (hayat kurtaran) başlığıyla anlatarak iktidar söyleminin gerçek acıyla arasındaki absürt mesafeyi gözler önüne serer.

İktidara ve resmî tanınmaya karşı tavrı ise ödünsüzdür. Kolsuz Bir Hattat'ta açıkça yazar: “Şiirimin hiçbir zaman iktidara geçmesini istemiyorum, istemem ben.” Hayatı boyunca hiçbir ödül almamıştır ve bunu bir dışlanma olarak değil, bilinçli bir duruş olarak anlatır: “Niye alayım? Ne adına?” Kendini kafaya alınamayan, hiçbir beklentisi olmayan biri olarak tarif eder; ev, rüşvet, para, ödül istemediğini, yalnızca “gerçeğin peşinde” olduğunu söyler.

Okuruyla ilişkisi de bu sertlikten payını alır. Okur türünü “akbaba” olarak adlandırır, bazen daha da sert bir dille “leş kargası” der. Düz okuru önemsemediğini hatta alkışlanmaktan ürktüğünü söyler zira alkışlayan okurun kendi konumundan, kendi “ara konak”ından baktığını düşünür. Buna karşılık, gerçek okurlarının her zaman “çocuklar” ve “alttan gelenler” olacağına inanır ki şiirini onlar için, onları düşünerek yazdığını söyler.

Dostlukları ve düşmanlıkları da aynı keskinlikle şekillenir. Cemal Süreya ve Sezai Karakoç'u “mülkiyete hiç ilişmemiş” yakın akrabaları olarak görür. Üçü de kendi deyişiyle, Rimbaud'nun akrabasıdır. Nilgün Marmara ile derin bir dostluğu vardır; onun intiharını “dünyanın arka bahçesini görmüş” olmasına bağlar.

Bütün bu tutumların altında tek bir tutarlılık yatar: Ece Ayhan kendini bir “etikçi” olarak görür. Edebiyat çevresindeki insanların büyük çoğunluğunu sert bir dille eleştirdiği de olur ama bunu bir kişisel husumetten ziyade gerçeğe ve tutarlılığa duyduğu bağlılıktan yapar. Dünyaya bakışı, sonuçta hiçbir kuruma, hiçbir ödüle, hiçbir okur beğenisine boyun eğmeyen, yalnızca kendi “sivil” ve “etik” ölçütlerine sadık kalan bir duruşun ifadesidir.

Hâlâ Zor, Hâlâ Gerekli

Ece Ayhan'ın şiiri kolay bir okuma vadetmez hiç etmedi. Ama tam da bu yüzden değerlidir çünkü kolay olanı, hazır anlamı, iktidarın sunduğu düzeni reddeder. Dilin alışılmış yapısını kırmak onun için biçimsel bir oyun değil, resmî tarihin anlattığı hikâyeye karşı başka bir hikâyenin mümkün olduğunu göstermenin biricik yoluydu. Bir kaymakamlık makamından kopup “sivil” olmayı seçmesi, argoyu ve dışlanmışların dilini şiire taşıması, tarihi “düzünden” değil kendi mantığıyla okuması aynı tavrın farklı görünümleridir: İktidarların anlattığı gerçekliğe inanmamak.

Ölümünün 24. yılında, Ece Ayhan'ı okumak hâlâ o zor ama gerekli işi yapmak demek: Dilin arkasına sakladığı direniş biçiminin bir yolunun da dilin kendisinde; onu kırıp yeniden kurmakta yattığını hatırlamak.


Kaynakça

Birincil Kaynaklar (Ece Ayhan'ın Güncel Baskıda Olan Kitapları — YKY):

·           Ece Ayhan, Kınar Hanımın Denizleri, Yapı Kredi Yayınları

·           Ece Ayhan, Devlet ve Tabiat- Ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler (50. Yıl Özel Baskısı), Yapı Kredi Yayınları

·           Ece Ayhan, Bütün Yort Savul'lar! 1954-1997, Yapı Kredi Yayınları (bu derleme Bakışsız Bir Kedi Kara, Ortodoksluklar, Yort Savul, Zambaklı Padişah, Çok Eski Adıyladır, Çanakkaleli Melahat'a İki El Mektup ve Son Şiirler'i içerir)

·           Ece Ayhan, Başıbozuk Günceler, Yapı Kredi Yayınları

·           Ece Ayhan, Morötesi Requiem, Yapı Kredi Yayınları

·           Ece Ayhan, Aynalı Denemeler, Yapı Kredi Yayınları

·           Ece Ayhan, Hay Hak! Söyleşiler, Yapı Kredi Yayınları

İkincil Kaynaklar (İnceleme ve Eleştiri):

·           Ahmet Soysal (haz.), A'dan Z'ye Ece Ayhan, Yapı Kredi Yayınları

·           Edip Cansever, "Ecegilleri Okumak," Papirüs dergisi

·           "Ece Ayhan ve Tarih Yaklaşımı" (akademik inceleme)

·           "İkinci Yeni Hareketinin Türk Şiir Dilini Değiştirme Çabaları" (akademik inceleme)

Biyografik ve Güncel Kaynaklar:

·           Hulusi Geçgel, "Sivil Bir Şair: Ece Ayhan," bianet

·           Yapı Kredi Yayınları, "Ece Ayhan" yazar sayfası, yapikrediyayinlari.com.tr