Okurken Tr Yazarken Us Diyalog Yapaylığı- Saklıköy’Den Kansas City’Ye: Romanlarda Diyalog Yapaylığı Neden Olur?

YAZARLAR İÇİN

Okurken Tr Yazarken Us Diyalog Yapaylığı- Saklıköy’Den Kansas City’Ye: Romanlarda Diyalog Yapaylığı Neden Olur?

Saklıköy’deki karakteriniz neden Kansas City dublajıyla konuşuyor? Yu Hua’nın Orhan Pamuk eleştirisi üzerinden romanda diyalog yazma teknikleri ve diyalog hataları. Doğal diyalog nasıl yazılır? Karakter sesini ayrıştırmanın yolları nelerdir? Kurguda idiolect kavramı ve sık yapılan diyalog hataları üzerine kapsamlı rehber.

Saklıköy - Domates tarlasındaki kavgadan beş dakika önce Salih ile Aydın’ın konuşması…

“Tamam dostum, birazdan sana ayırdığım süre bitecek ve ben eskisi kadar sabırlı kalamayacağım. Şimdi anlaşma şu:…”

“Hadi ama dostum yapma böyle. Parayı ikimiz arasında paylaşıp valideye çaktırmadan döneriz demedik mi şimdi ne bu?"


Bir şey dikkatinizi çekti mi? Hayır, domates tarlası değil mesele ya da Aydın’ın kaçak iş yapması. Aslında birden fazla sorun var. Temel olarak üç adet:

  1. Saklıköy ne zamandan beri Kansas City civarında?

  2. Aydın ve Salih aynı kişi mi, bu kadar aynı mı konuşmalılar?

  3. Aydın ve Salih zenci mi?

Şaka bir yana, romanların genelinde bu problemler var: Karakterlerin kendilerine ait seslerinin olmaması.

Geçenlerde bir dolandırıcılık olayını anlatan genç bir adam, annesinin sesini taklit eden dolandırıcıların asla annesinin söylemeyeceği kelimeleri kullandığını fark edince anlamış dolandırıldığını. Bakın, annesinin nasıl konuştuğunu biliyor; bu ne demek??

Yazar da bilmeli. Aksi ancak tek karakterli parodiye dönüştürür hikâyeyi.

Yazarlar bu eleştiriyi aldıklarında pek çok zaman anlamakta zorlanıyorlar. Sesi mi yok, konuşuyor ya… Evet konuşuyor ama yukarıdaki örnekte olduğu gibi ona ait olmayan dilde, ona ait olmayan duraklarla ve kelimelerle konuşturulunca diyalog tamamlanmış olmuyor.

Diyalog eğitiminde hocam şöyle bir örnek vermişti. "Bazen," demişti, "en iyi diyalog sadece susmasıdır karakterin, kocaman bir sessizlik…" Elbette diyalogdan evvel muhakkak ilmek ilmek işlenmiş karakter yapılandırılması olmalı ki o diyalogun hangi karaktere uygun olduğunu bilsin yazar. Yazar kendi sesini değil, karakterin sesini duymalıdır. Öyle ki karakter o an karşımıza çıksa başka türlü konuşması imkansız hale gelmelidir.

Rastgele yazılamayacak, kopyalanamayacak, bir başkasına devredilemeyecek kadar biricik ve öznel olmalı mesela. Karakterin annesi ile bakkal amca neden aynı konuşsun ki ya da sevdiği kadınla mahallenin kabadayısı neden aynı ritme, aynı duraklara sahip olsun? Oluyor mu? Maalesef evet.

Pek çok yazarın yazının teknik tarafını geliştirmeye vakit ayırmadığını fark ettim. Oysa hemen her kılavuz kitapta diyaloglar bölümü vardır ve olmalıdır da. Genel olarak da aynı şeyi tekrarlar dururlar: Karakterlerinizin kendi sesi olmalı, dürüst olun, izleyin ve onların adına konuşmayın.

Literatürde idiolect yani genelde "bireysel dil", "kişisel üslup" veya "özdil" olarak karşılık bulur. Kavram üzerine ufak bir araştırma yapacak olursak karşımıza söz dizimsel sapmaların karakter yaratımındaki rolü çıkar. Yani bir yazarın karakteri konuştururken dil bilgisini bilerek nasıl deforme ettiğini inceler. Karakterin eğitim durumu, psikolojisi, ait olduğu kültür nasıl etkiler konuşmalarını, cümle kurma biçimini… Adli dil bilim açısından da mühimdir idiolect. Dilsel parmak izi gibi yorumlanır ve insanın farkında olmadan tekrarladığı bağlaç, noktalama, kelime tercihleri üzerine bir analiz sunar.

Edebiyat teorisinde Mikhail Bakhtin’in ortaya attığı çok güçlü bir kavram vardır: Polifoni. Çok seslilik yani ve monofoni, tek seslilik.

Bununla ilgili harika bir röportaj var. Kayıp Rıhtım üzerinden Çinli Yazar Yu Hua: “Orhan Pamuk Çok Zeki, Ama Büyük Yazar Değil” başlığı ile okuyabilirsiniz. Yu Hua’yı çok severim ve bugün bilhassa Yaşamak romanı herkesin kahve yanı süsü olmadan önce okuduğum yazarlardandır. Bir röportajında şöyle diyor:

"… O romanda farklı karakterler var ve hikâye farklı karakterlerin gözünden anlatılıyor, ancak tek bir konuşma biçimi görülüyor ve o da hep Orhan Pamuk. Yazarlar böyle yapmaz. Özellikle iyi bir yazar bunu yapmaz. Mesela, William Faulkner’in Döşeğimde Ölürken adlı romanında memleketine defnedilmeyi vasiyet eden Addie’nin tabutunun ailesi tarafından taşınması anlatılır. Burada sadece konuşmalar değil, olaylar karşısında verilen tepkiler de farklıdır. İşte bu büyük bir yazardır. Orhan Pamuk, zeki bir yazar ancak büyük bir yazar değil. Çinli gençler Benim Adım Kırmızı’ya bayılıyor, nedenini bilemiyorum. 20 yaşında bir genç böyle bir şey yazabilir ancak usta bir isim bunu yapmaz…

 

Evet, acemi ya da usta yazarların sıkça aldığı bir eleştiri olduğunu burada gayet net görüyoruz. Bu da bize gösteriyor ki diyalog problemi bazen kitabın hikâyesi, ne anlatmak istediği, dili ve fikrinin bile önüne geçebilecek yıkıcı bir güce sahip. İyi diyalog ise bir hikayeyi bambaşka bir yere taşıyabilir. Üstelik bu yalnızca edebiyat için değil sinema için de geçerlidir. Fakat Yu Hua bize açıkça söylemiş: Farklı maskeler takmak, farklı seslere sahip olmak demek değildir.

Paralı asker karakteriniz kısa, kesik, tek kelimelik cümleler kuracaktır, doğru: "Tamam. Anlaşıldı. Şimdi. Çıkmamız lazım."

Ama dikkat! Birden fazla paralı askeriniz varsa… Hepsi aynı mı konuşur?

İşte burada ister asker ister köylü ister plaza çalışanı olsun gözden kaçan noktalardan biri şudur: Her karakterin bir derdi, bir problemi, bir geçmişi, bir hedefi vardır ve olmalıdır. Sustuğu yer başkadır, kekelediği yer başka; birinin kalbi kırıktır aşka , diğerinin yokluktur acısı belki. Biri içine atar hep duygularını, bundandır susar; diğeri öyle çok konuşur ki başka türlü atamaz içindekileri. Yoksa bilir, dayanamayacak. Ve yazar bunları bilmezse, karakterini tanımazsa ancak bir kukla oynatıcısı olarak kalacaktır.

Bir de insan faktörü vardır gerçekleri söylemekten imtina eden. Yazar bilmelidir. Gerçek insanlar çoğu zaman hissettiklerini söylemez, söylediğini hissetmez. İyi diyalog da burada doğmaz mı zaten? “İyi misin?” sorusunun durakları herkeste farklıdır bu yüzden. Kimi için özlemdir kimi için öfke ya da suçluluk. Her "iyi misin" iyi değildir çünkü. Herkes aynı kelime haznesine, aynı zekâ seviyesine ya da aynı ifade biçimine sahip değildir. Herkes hazırcevap olamaz; kimi konuyu değiştirir, kimi kahve bardağı ile oynar; bu da bir cevaptır. Her diyalog tırnak içinde değildir yani.

Yazar kendine şu soruyu da sormalıdır: Karakterlerinizin repliklerinin başındaki isimleri silseniz, okuyucu o cümlenin kime ait olduğunu sadece kelime seçiminden anlayabiliyor mu? Eğer anlayamıyorsa, orada bir diyalog hatası vardır.

Karakterlere birer maske verip mikrofon tutmak yerine hikâyelerini yazmalarına izin verdiğimizde, diledikleri kadar konuşup yazarın sesini unuttururlar.

Son bir ders notu. Hocamın diyalog dersinde ilk anlattığı örnek. 

“Masmavi gökyüzü, hafif meltem... Denizin suları yüzlerine ışıltılı parıltılar yansıtırken uzaklardan gelen kahkaha sesleri müzik sesine karışıyor. İskelede oturmuş ayaklarını denize sarkıtmışlar. Yanlarında küçük bir piknik sepeti; yarısı yenmiş sandviçler, buz gibi içecekler ve huzur. Güneş ışığının bile huzurlu olduğunu hissedebilirsin…”

Ve kadın yanındaki adama bakmadan, gözleri denizin en uzak köşesinde konuşur:

“İşte annem aynı böyle bir günde öldü…”

Güçlü diyalog bazen budur.